Sevgili
okurlarım, geçenlerde bir özel kolejdeki dersimde öğrencilerime “İslam’ın
Güzelliği ve Hazreti Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)’in Örnek
Ahlakı”nı âcizane özlü olarak vermeye çalışırken, bir öğrencim “Öğretmenim,
Peygamberimiz nasıldı, bize kısaca anlatırımsınız?” diye sorunca, biraz
anlattım ve ona bu konuda bir yazı yazacağımı söylemiştim. Çok hilyeler okudum,
hepsi birbirinden güzel. Ben kendime kaynak olarak Osman Nuri TOPBAŞ hoca
efendinin“Kur’an-ı Kerim Işığında
nebiler Silsilesi-Hazreti Muhammed Mustafa (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)” adlı
şahane bir üslupla yazılan eserini kaynak olarak aldım. Hep beraber dikkat ve
özenle okuyalım:
Hilye, lügatte süs, ziynet,
yüz ve ruh güzelliği demektir. Istılahta ise, Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu
aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in, beşer kelâmının imkânları nispetinde
kelimelerle çizilmiş resmidir. Hilye yazmak ve okumak insan için büyük
sevap ve büyük bir kazançtır. İslam âlimlerinden Nahifi şöyle der:
“Muhakkak ki bir kimse, hilye-i
şerife yazsa ve ona çok baksa, Allah Teâlâ o kimseyi hastalık ve sıkıntılardan
ve ânî ölümden korur. Şayet bir yere sefer ettiğinde beraberinde götürürse,
o seferinde daima Hak (Celle Celaluhu)’nun muhafazasında olur.”
Birçok İslâm müellifi, hilye-i
şerîfenin sayısız faziletleri hakkında düşüncelerini ortaya koymuşlardır.
Hatta Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu aleyhi ve Sellem)’i rüyada görmek için
de hilye-i şerîfeyi ezberleme âdeti, birçok İslâm ülkesinde hâlâ mevcuttur.
Bununla beraber düşünmek lâzımdır ki, Habib-i Ekrem (Sallâllâhu aleyhi ve
Sellem) Efendimiz’in “nurun ala nur”, yani nur üstüne nur diye tavsif edilen
mübarek simasını(yüzünü) sözle tasvir ederken kelimelerin yetersizliği kadar,
beşerin O’nun hakikatini görme ve kavramadaki mutlak aczi de hesaba katılmalıdır.
Zira Cenâb-ı Hakk’ın insanoğluna lütfettiği bütün güzellikleri şahsında
toplayan o eşsiz varlığı, kâmil manada tarif edebilmek mümkün değildir.
Nitekim Hâkânî’nin dediği gibi:
Güzeller Güzeli
Efendimiz’in kelimelerle resmini çizmeye çalışan bu tasvirler, saadet
devrine eremeyen ve hasretle yanan gönülleri bir nebze olsun teskin
ve teselli etmektedir. Efendimiz’i anlatan değerli rivayetleri nakleden
kimseler, bize âdeta deryadan bir katre sunmaktadırlar. Bu katredeki
ummanı görmeye çalışan müminler, Âlemlerin Efendisi’ne olan muhabbetlerini
artırarak O’nun “Usve-i Hasene”sinden (en güzel örnek oluşundan) istifade
etmeye, şemail ve ahlâkı ile mütehallî olmaya (hallenmeye) gayret göstermişlerdir.
Hakikaten insanın gönlü, fıtratı icabı daima güzelliğe doğru meyleder,
onunla beraber olmak ister. Bu cazibe sebebiyle zihni daima onunla meşgul
olur. Gönlünde ruh ve ahlâk bakımından mahbubuna benzeme arzusu doğar.
Neticede sevdiği şahsı örnek alarak onun hâliyle hallenmeye başlar. Bu
fıtrî temayül sebebiyle şemail-i şerifin, Peygamber Efendimiz’e olan
aşk, sevgi ve uymayı artırmaya vesile olacağı muhakkaktır. Nitekim Hazret-i
Hasan (Radıyallâhu anh), üvey dayısı Hind bin Ebî Hale’ye Rasûlullâh (Sallâllâhu
aleyhi ve Sellem)’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu ruh halini
şu sözleriyle dile getirmiştir:
“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah
Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması
ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler
anlatması benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemail, s. 10)
Gül yüzlü Efendimiz’in şemâilini
dinlemeye doyamayan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin (Radıyallâhu
anhümâ), O’nun mübârek cemâlini babaları Hazret-i Ali (Radıyallâhu
anh)’tan da birçok defâ dinlemişler ve bizlere nakletmişlerdir.
Acabâ yazılan şemâil-i şerîfeler,
Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu aleyhi ve Sellem)’in hakîkatinin kaçta
kaçını ifâde edebilir?!. Muhakkak ki şemail-i şerîfeyi, herkes gönlündeki
muhabbet nispetinde ve kelimelerin mahdut muhtevası (sınırlı kapsamı)
içinde idrak edebilir. Biz de bu sahadaki aczimizi itiraf ile birlikte,
bizlere kadar ulaşan rivayetlerden gönlümüze akseden şebnemler misali,
hilye-i şerîfeyi teberrüken nakletmeyi arzu ettik. Çeşitli
rivayetlerde özet olarak şöyle buyrulmaktadır:
Rasûl-i Ekrem
(Sallâllâhu aleyhi ve Sellem), uzuna yakın orta boylu idi. Yaratılışı fevkalâde
dengeli olup mütenasip bir vücuda sahipti. Göğsü geniş, iki omuzlarının
arası açıktı. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardı.
Kemikleri ve eklemleri irice idi. Teni gül gibi pembemsi beyaz, nuranî
ve parlak, ipekten yumuşaktı. Mübarek vücudu daima temiz idi ve rayihası
ferahlık verirdi. Koku sürünsün veya sürünmesin teni ve teri, en
güzel kokulardan daha hoş bir letafette idi. Bir kimse O’nunla musâfaha
etse( tokalaşıp kucaklaşsa), bütün gün O’nun lâtif kokusu ile mütelezziz
olurdu (lezzetlenirdi). Sanki güller, kokusunu O’ndan almıştı. Mübarek
elleriyle bir çocuğun başını okşasalar, o çocuk, güzel kokusuyla
diğer çocuklardan ayırt edilirdi. Terlediği zaman teni, gül yaprakları
üzerindeki şebnemleri andırırdı. Sakalı gür idi. Uzattığı zaman, bir
tutamdan fazla uzatmazdı. Vefat ettiklerinde, saçlarında ve sakallarında
yirmi kadar beyaz vardı. Kaşları hilâl gibi olup iki kaşı arası birbirinden
uzakça ve açık idi. İki kaşı arasında bir damar bulunuyordu ki, Hak
için öfkelendiği zaman kabarırdı.
İnci gibi dişleri olup daima
misvak kullanır, sık sık kullanılmasını tavsiye ederlerdi. Kirpikleri
uzun ve siyah idi. Gözleri büyükçe, siyahı tam siyah, beyazı tam beyaz
idi. Sanki gözlerinde kudret eliyle ezelde çekilmiş bir sürme vardı.
Müstesna ruhî yapısının kemali gibi, vücut yapısının cemâli de eşsizdi.(Bkz.
Hakim III, 10 Tirmizî Şemail, Sh. 15)
“Rasûlullâh’ın
yüzü o kadar nur saçardı ki, gece karanlığında, ipliği iğneye
O’nun yüzünün aydınlığında geçirirdim.”
İki kürek kemiği
arasında nübüvvetine âit ilâhî bir nişan vardı. Birçok Sahâbî, onu
öpebilmenin aşkıyla yanardı. Vefatı esnasında bu mührün gayb âlemine
gitmesi, irtihalinin tasdiki (ahirete göçmesinin onaylanması ) oldu.(Tirmizî
Şemail Sh.15, İbni Sad II,272)
Mübarek ve nuranî
vücudu vefatından sonra hiçbir değişikliğe uğramamıştı. Nitekim Hazret-i
Ebû Bekir (Radıyallâhu anh), mahzun, mağmum(gamlı, kederli), gözü ve gönlü
yaşlı bir şekilde “Varlık Nuru”na nazar ederek (bakarak):
“Hayâtın gibi
vefâtın da ne güzel yâ Rasûlallâh!..” demiş ve mübârek alınlarına
dudaklarını değdirmiştir.
Allah Rasûlü’nün
rikkat-i kalbiyesinin (kalp inceliğinin) derinliğini izah etmek mümkün
değildi. Gereksiz söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasihat idi. Lügatinde
asla dedikodu ve malayani (insanın kendisini ilgilendirmeyen ve kendisine
fayda vermeyen şeyler) yoktu. Herkesin akıl ve idrakine (anlayışına) göre
söz söylerdi. Mülâyim ve mütevazı(yumuşak huylu ve alçak gönüllü) idi. Gülmesinde kahkaha gibi aşırılık
olmazdı. Daima mütebessimdi.
O’nu ansızın gören kimseyi
haşyet(heybeti karşısında bir ürperti) sarardı. O’nunla ülfet ve sohbet
eden kimse, O’na cân u gönülden âşık ve muhib (seven) olurdu. Derecelerine
göre fazilet erbabına ihtiram eylerdi. Akrabasına da ziyade ikram ederdi.
Ehl-i beytine ve ashabına hüsnü muamele ettiği gibi, diğer insanlara
da rıfk ve lütuf (nezaket ve incelik) ile muâmele eder ve:
“Hiçbiriniz
kendi nefsi için istediğini, mümin kardeşi için de istemedikçe kâmil
mümin olamaz.” buyururdu. (Buhârî, İman, 7; Müslim, İman, 71–72)
Hizmetkârlarını
pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir
ve giydirirdi. Cömert, ikram sahibi, şefkatli ve merhametli, gerektiğinde
cesur ve icabında halim idi. Ahit ve vaadinde sabit, sözünde sadık idi. Ahlâk
güzelliği, akıl ve zekâ yönüyle de cümle insanlardan üstün ve her
türlü medh ü senaya (övgü ve yüceltmeye) lâyık idi. Sureti (görünümü) güzel,
sîreti (yaşantısı) mükemmel, misli yaratılmamış bir vücudu mübarek idi.
Rasûlullâh
(Sallâllâhu aleyhi ve Sellem)’in hüznü daimî, tefekkürü sürekliydi. Zaruret
olmaksızın konuşmazdı. Sükûnet hâli uzun sürerdi. Bir söze başlayınca
yarım bırakmaz, onu tamamlayarak bitirirdi. Az sözle çok manalar ifade
ederdi. Sözleri tane tane idi. Ne lüzumundan fazla ne de az idi. Yaratılış
olarak yumuşak huylu olmasına rağmen gayet salâbetli (kuvvetli) ve
heybetli idi. Öfkelendiği zaman yerinden kalkmazdı. Hakka itiraz
edilmesinin, hakkın çiğnenmesinin haricînde öfkelenmezdi. Kimsenin
farkına varmadığı bir hak çiğnendiği zaman öfkelenir, hak yerini
buluncaya kadar öfkesi devam ederdi. Ancak hakkı tevzi ettikten (yerine
getirdikten) sonra sükûnete bürünürdü. Asla kendisi için öfkelenmezdi.
Şahsına mahsus durumlarda kendisini de müdafaa etmez, kimseyle münakaşaya
girişmezdi. O, kimsenin hanesine izin almadan girmezdi. Evine geldiği
zaman da evde kalacağı müddeti üçe bölerdi; birini Allah’a ibadete,
diğerini ailesine, üçüncüsünü de şahsına ayırırdı. Kendisine ayırdığı
zamanını, avam-havâs insanların hepsine tahsis eder, onlardan kimseyi
mahrum bırakmazdı. Hepsinin gönlünü fethederdi.
Rasûlullâh
(Sallâllâhu aleyhi ve Sellem)’in her hâl ve hareketi, zikrullâh ile idi.
Belli bir yerinde oturmanın âdet edinilmesini önlemek için mescitlerin
her yerinde oturduğu olurdu. Yerlere ve makamlara kudsiyyet izafe
edilmesini (kutsallaştırılmasını) ve meclislerde tekebbüre medar olacak
(gurur, kibir meydana getirecek) bir tavır takınılmasını istemezdi.
Bir meclise girince, neresi boş kalmışsa oraya oturur, herkesin de
böyle yapmasını arzu ederdi. Kim O’ndan herhangi bir ihtiyacını gidermek
için bir şey istese, o ister ehemmiyetli, ister ehemmiyetsiz olsun,
onu yerine getirmeden huzur bulamaz, ihtiyacı halletmesi mümkün olmadığı
takdirde, hiç olmazsa güzel bir söz ile muhatabının gönlünü almaktan
geri kalmazdı. O, herkesin dert ortağı idi. İnsanlar, hangi makam ve
mevkide olursa olsun, zengin-fakir, âlim-cahil, O’nun yanında insan olmak
haysiyetiyle müsavi (eşit) bir muameleye (davranışa) nail olurlardı. Bütün
meclisleri ilim, hilim, hayâ, ihlâs, sabır, vakar, tevekkül ve emanet
gibi faziletlerin cari ve hâkim olduğu bir mahaldi. Ayıp ve kusurları
sebebiyle kimseyi kınamaz, ikaz etmek zarureti hâsıl olunca bunu,
karşısındakini rencide etmeyecek şekilde zarif bir ima ile yapardı.
“Müslüman
kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah Teâlâ onu
rahmetiyle felâketten kurtarır da seni imtihan eder.” buyururdu.
(Tirmizî, Kıyamet, 54)
Hiç kimsenin
meydana çıkmamış ayıp ve kusuruyla meşgul olmadığı gibi, bu tür hâllerin
araştırılmasını da şiddetle menederlerdi. Zira başkaları hakkında
zan ve tecessüs (gizli sırları araştırmak), ilâhî emirlerle menolunmuştu.(bkz.
Hucurat Suresi10–13)
Sevabını umduğu
meseleler haricînde konuşmazdı. Sohbet meclisleri vecd (kendini
kaybedercesine ilahi aşka dalma) içinde idi. O konuşurken etrafındakiler öyle
büyülenir ve can kulağıyla dinlerdi ki, Hazret-i Ömer (Radıyallâhu
anh)’ın ifade ettiğine göre, başlarına bir kuş konmuş olsa, uçmadan saatlerce
durabilirdi. O’ndan ashabına akseden edeb ve hayâ o derecede idi ki,
kendisine suâl sormayı bile -çoğu kere- cüret telâkkî eder ve çölden
bir bedevî gelerek Hazret-i Peygamber’le sohbete vesîle olsa da,
O’nun feyz ve rûhâniyetinden istifâde etsek diye beklerlerdi.(İbni
Sad I,121,365,422–425)
Hatta heybetinden
çekindikleri için iki sene soru soramadan bekleyenler vardı. Mehabetinden
(sevgisinden) mübarek yüzüne bakamazlardı. Amr bin As (Radıyallâhu anh)şöyle
demiştir:
“Rasûlullâh
(Sallâllâhu aleyhi ve Sellem) ile uzun zaman birlikte bulundum. Fakat
O’nun huzurunda duyduğum hayâ hissi ve O’na karşı beslediğim tazim
(saygı) duygusundan dolayı, başımı kaldırıp da doya doya mübarek ve nurlu
çehrelerini seyredemedim. Eğer bugün bana, «Bize Rasûlullâh’ı tavsif
et, O’nu anlat.» deseler, inanın anlatamam.” (Müslim, İman, 192; Ahmed,
IV, 199)
O’nun yüce
haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen kimse, “Ben, bundan önce
de sonra da O’nun bir benzerini asla görmedim!” demekten kendini alamazdı.(Ahmed
1,96)
Bir gün Hâlid
bin Velid (Radıyallâhu anh), Arap kabilelerinden birine uğramış ve kabile
reisi kendisine:
“–Ya Hâlid! Bize Allah’ın Rasûlü’nü,
suret ve sîreti ile tasvir et.” demişti.Hâlid (Radıyallâhu anh) ise:
“–O hâlde hiç
olmazsa tasavvur ve idrakin nispetinde hulâsa et.” dedi.
Bunun üzerine Hâlid (Radıyallâhu
anh) şu muhteşem cevabı verdi:
“–Sana şu kadarını
söyleyeyim ki, gönderilen, gönderenin kadrince olur. Gönderen, Kâinâtın
Hâlikı olduğuna göre, gönderdiğinin şânını var sen hayâl ve tasavvur
eyle!..” (Münâvî, V, 92; Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye Tercümesi,
s. 417)
O’ndaki güzellik,
heybet, nûrâniyet ve letafet o derecede idi ki, Allah’ın peygamberi
olduğuna dair, ayrıca bir mucize, delil ve burhana ihtiyaç yoktu. Hâsılı,
O’nun ahlâkı Kur’ân idi. Bunu Muallim Naci ne güzel ifade etmiştir:
Mevlâna Hâlid-i
Bağdadî Hazretleri de, Allah Rasûlü’nün ahlâk-ı hamîdesinin (övgüye
değer ahlakının) bütün varlıkları şevke getirdiğini şöyle ifade eder:
“O ne güzel
bir cömerttir ki, O’nun cömertlik fışkıran varlığı sayesinde denizden
inci, sert taştan yakut ve dikenden gül çıkar. Eğer bahçede O’nun güzel
ahlâkından bahsedilirse, sevinçten ağzını açıp gülmeyen, yani açılmayan
bir gonca göremezsin.” (Divan, s. 65–66)
Bütün güzellikler,
Rasûlullâh (Sallâllâhu aleyhi ve Sellem) ’de toplanmıştı. Vücudundan âdeta
nur saçılırdı. Ancak yine de Allah Rasûlü’nü bütün güzelliği ile kimse
görebilmiş değildir. Nitekim İmam Kurtubî şöyle der:
“Rasûlullâh
(Sallâllâhu aleyhi ve Sellem)’in hüsn-i cemali(güzel yüzü) tam olarak meydana
çıkmamıştır. Eğer varlığının bütün güzellikleri olanca hakikati ile görünseydi
ashabı ona bakmaya takat getiremezdi.” (Ali Yardım, Peygamberimiz’in
Şemaili, s. 49)
Rasûlullâh (Sallâllâhu
aleyhi ve Sellem)’in şairi Hassan bin Sabit (Radıyallâhu anh), O’nun hilkatteki
eşsizliğini şu şekilde mısralara dökmektedir:
(Ya Rasûlallâh!
Hiçbir göz, Sen’den daha güzelini görmemiştir. Hiçbir kadın Sen’den
daha güzelini doğurmamıştır. Sen, bütün ayıp ve noksanlardan beri
olarak yaratıldın. Sanki Yaratan, Sen’i arzu ettiğin gibi yaratmış…)
Allah O’nun şefaatine nail eylesin (âmin). Selam ve dua ile..