Evliliğe dâir, peşpeşe sıraladığımız yazılarda yaptığımız tavsiyelerle,
büyük ümitlerle yuva kurmaya çalışan gençlerimizi, sanki biraz ürkütmüş,
korkutmuşuz gibi geldi bana. Şunu bilmenizi isterim ki, günbegün artan
boşanma oranlarına ve her şeye rağmen, evliliğin güzelliğine, koruyuculuğuna ve
gerekliliğine inananlardanım. Bu bakımdan, toplumların en temel direği ve en
güzel kurumu olan evliliği, korkulası bir olgu olarak göstermek, yapılmak
istenecek en son şey olabilir bizim için.
Kabul etmek gerekir ki, boşanmalar en belli-başlı yaralarımızdan. Her
şeyden önce, gençlerimizin evlilik yönündeki heveslerini kursağında koyan,
karar vermelerini güçleştiren olumsuzluklardan. Fakat bu yeni bir şey
değil. Efendimiz (SAV) zamânında da vardı. Daha önceleri de. Günümüzde ise
rekora koşuyor.
“Tüm bunlar, neden?”derseniz,
derim ki; başta bilinçsizlik geliyor. Evlilikle evcilik karıştırılıyor.
Dînimizin ve örfümüzün ön gördüğü kriterler hiç nazar-ı îtibâra alınmıyor. Yuvanın
temelleri, “kara kaş, elâ göz!”
koordinatlarıyla atılıyor. Allâh’ın (CC) koyduğu ölçüler gözetilmediği gibi,
karşılıklı olarak kul haklarına da riâyet edilmiyor. Taraflar, değerlerinin
farkında değil. Kültürüyle yoğrulmamış. İnanç noktasını gelenekselin ötesine
taşıyamamış. Bilgi ve bilinçten ve
bunların getirdiği olgunluk, anlayış, yerine göre tahammül, sabır, tevâzû gibi
terbiyevî donanımlardan uzak düşürülmüş. İşin garibi, böyle bir durumun
farkında da değil. Böyle bir neslin âile çatısını, özellikle, çözülüşe hizmet
eden bunca basın-yayın, medya, dizi, film fırtınaları ve onların kötü örnekleri
karşısında koruması zor.
Sizin anlayacağınız, dönem dönem bombardımana tâbî tutulan ve özellikle
uzaklaştırılmaya çalışılan millî değerleriyle, bizim inanç ve kültürümüze
uymayan, dayatılan ama, içimize sinmesi bir türlü başarılamayan avrupâî
pespâyelikler arasında sıkışan milletimizin ve onun çocuklarının kafası
karışık. Millet, bu anlamda hâlâ mecrâsını bulabilmiş değil!
İşte, tüm bunlar bizi iki arada
bir derede kalan türden gel-gitlerin anaforuna sürüklemiş. Tez canlıyız. Bir
bakıyorsunuz çok mutlu, bir bakıyorsunuz sinir küpüyüz. Bir kararda
duramıyoruz. Akl-ı selim denen şeyle
hareket ederek, şu meşhur orta çizgi istikâmetini bir türlütutturamıyoruz. Hırslarımız aklımızın ve
sağduyumuzun önüne geçebiliyor hemen. Velhâsıl, ne kadar büyüsek de, çocuk
ruhluluğumuz devam ediyor.
Büyüyemiyoruz bir türlü yâni. Ufak bir olayı, hemen büyütüyoruz bundan
dolayı. Tıpkı çocuklar gibi. Hemen aşırı bir duyarlılık sergiliyoruz.
Kırıyoruz, kırılıyoruz, darılıyoruz. Nikâhın
getirdiği ciddiyet, samîmiyet, emânet, nezâket ve asâletten haberimiz yokçasına
hepsini teğet geçiyoruz. Allâh korkusunu unutup, birbirimizi kıyasıya
hırpalıyoruz. Sevgisizlik almış yürümüş. Hani bizim “Gönül ehli”, kırık kâlpleri onarmaya çalışan, dünyâya sevgiyle
bakan, affetmenin değerini, affederek gösteren insanlarımız?
Oysa, affetmek ve nezâket insana ne çok yakışıyor! Çevreye baktığımızda
ise bunu pek göremiyoruz. Kimse kimseyi affetmiyor. Gelin kayınvâlideyi,
kardeş kardeşi, komşu komşuyu, ana-baba evlâdı ya da evlât ana-babayı. Kadın
kocayı veyâ koca karısını!
Peki, affetmiyor da ne oluyor, ele ne geçiyor sevgili dostlar? Koskoca
bir hiç! Gereksiz yıpranmışlıklar, sağlıksız vücutlar, sağlıksız
hayatlardan başka bir şey değil. Hâlbuki, ne olur hepimiz, insan olduğumuzu,
hatâ yapabileceğimizi kabul ile birbirimizin hatâlarını hırgür fırsatı olarak
değerlendirmeyip te affetsek! Büyüklerden biri der ki;
“Affetmek,
insanı özgürleştirir!”
Affetmek, hem daha insânîdir, hem
de hareket tarzının en iyisi ve mantıklısıdır. Düşününüz ki, hepimiz öleceğiz! Rûz-i Mahşer’de Allâh’tan (CC) af
isteyeceğiz. “Bizi bağışla YâRabb!”
diye yalvaracağız. Yüce Mevlâ bize; “Sen
benim kullarımın küçücük kabahatlerini bile affetmedin de, NE YÜZLE benden AF
istiyorsun?” derse, ne cevap verilebilir sizce?!
Öyleyse sevgili dostlar; hep berâber,
birbirlerimizi evde, işyerinde, sokakta, otobüste, bekleme kuyruklarında,
dolmuşta, her yerde, hem de tebessümü elden bırakmadan affedelim. Bunun bize
sağlayacağı gönül huzûru ve tatlılığı yaşamaya çalışalım. Hem, bizim
kültürümüzde “Affetmek büyüklüğün şiârından!”
kabul edilmiştir. Sen de, içinden, “Büyüklük
bizde kalsın!” de, ve affet.
Böylelikle, toplumsal huzûrun
formülü olan akl-ı selim, kâlb-i selim ve hoşgörü mayasının bir parçası olmuş
oluruz. Varsın, kimse farkında olmasın bunun. Varsın, birileri yadırgasın.
Kimilerine komik gelsin. Hiç önemli değil. Ne yapmaya çalıştığımızı Rabbimiz
görüyor ya; önemli olan bu! Öyle değil mi sevgili dostlar?