Efendim
haneniz, eviniz şen olsun, huzurla dolsun.
Aile
toplumun çekirdeği… Mutlu aile, mutlu toplum…Küçücük bir kiraz çekirdeği kocaman bir kiraz ağacının bütün bilgilerini
içinde barındırıyor. Toprağa dikiliyor. İyi bakılır, iklimini de bulursa,
çekirdekde bozulmamışsa büyüyor ve
meyvelerini veriyor. Bu çekirdekte neler gizli, bu ağaç kaç yıl yaşayacak, ne
kadar yaprağı ne kadar meyvesi olacak?
Toplumun
çekirdeği aile de böyle. Ailenin çekirdeği de o aileyi oluşturan fertler,
eşler. Eğer eşler sağlam kişilikler oluşturabilmişlerse “özbilinç” gelişimini
tamamlamışsa o aile mutlu, o toplum mutlu…
Aile
bireyleri “sen, sen” yerine önce kendine bakmalı, kendini geliştirmeli.
Kendiyle barışık olmalı denir ya işte önce kişi kendisi.
Buna sahip olduklarımızın değerini bilmekle
başlayabiliriz.
Bulunduğunuz konumdan mutlu olmaya bakın.
Bırakın şikâyeti, yakınmayı, memnuniyetsizliklerinizi. Hiç istekleriniz,
beklentiniz bitmiyor. Sahip olduklarınıza bakın, onların değerini bilin.
Sağlıklı bir vücut, gıda ve yiyecek,
güvenli bir vatan, hava ve su bütün bunları düşünün. Dünya senin elinde, dünya
senin hizmetinde, fakat sen bunun farkında değilsin.
İki gözün,
iki kulağın, bir dilin, iki dudağın, iki elin ve iki ayağın var. Gözlerini ne
ile değişebilirsin? Ya kulaklarını?
Güzel ve
mükemmel bir eşin, pırıl pırıl çocukların var. Bu sabah onlarla beraber
kahvaltı edebildin mi? Telefon açtığında seslerini duyabiliyor musun? Senden
mutlusu yok. Fakat görmüyorsun. Hayatta sultansın, hayatın sahibisin fakat
bilmiyorsun. Hala şikâyette, isyanda, nankörlükte, inkârdasın.
“Allah size
görünen ve görülmeyen nimetlerini bol bol verir.” (Lokman Suresi 20)
Bütün bunlara
rağmen hala gamlı, kederli, hüzünlü, telaşlı ve tasalı bir hayat yaşıyorsun.
Elindekilere şükretmek yerine sahip olamadıklarını düşünüyorsun. Peki ya sahip
olamadıklarının sana mutluluk getireceğini nereden biliyorsun. Elindekilerin
değerini, kıymetini bilemezsen bundan mağdur olacağını, bunların da elinden
alınabileceğini düşünmez misin?
Rahman
suresini bolca okurum. Okudukça şükreder ve adeta yeniden kendime gelir, bir
silkinirim. “febi eyyi alai Rabbiküma
tükezziban” Öyleyken rabbinin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
“er-
Rahman” Rahman olan Allah diye başlıyor sure.Şu evrenin her yanında, şu varlığın bütün birimlerinde, bütün zerresinde
yankılanan bir çığlık“Rahman o Allah”.
Her şey
O’nun varlığına, O’nun merhametine hayran ve muhtaç. Er- Rahman… Arkasından bir
sessizlik... Ayet bitiyor. Tüm evren susup kulak kesiliyor.
“Rahman
Kur’an-ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti. Güneş
ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir. Otlar ve ağaçlar Allah’a boyun
eğerler. Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu. Allah yeri yarattıkları için verdi. Orada
meyveler ve salkımlı hurma ağaçları, yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler var.
O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz” diye devam ediyor sure. (Rahman
suresi 1–13)
Gelin bugün
bir kez daha Rahman suresini okuyalım. Orada kendimizi bulalım.
Gelin şu an
kendimize bir beş dakika ayıralım, başımızı elimizin arasına alalım, gözümüzü
yumalım, Rahman suresinin gölgesinde, kendimizi, ailemizi, eşimizi, evimizi,
işimizi, sağlığımızı, dostlarımızı, ana- babamızı, etrafımızdaki dünyamızı
düşünelim. Onlara sanki şimdi şu anda sahip olmuşuz gibi, birazdan elimizden alınacaklarmış gibi
sarılalım. Alınmadan, sahipken, elindeyken, yanındayken değerlerini bilelim.