Geçen ay içerisinde köye gittiğimiz bir gün, yıllar yılı çatılarda,
bırakıldıkları yerlerde ümitsizce, el atılacakları günleri bekleyen kitap,
dergi, gazete, eski evrak poşetlerini merdiven başlarına kadar indirmiştik.
Hafta sonu, son gidişimizde o kolileri açtık. Hepsini de şöyle bir elden
geçirerek, en azından havalandırmış olduk. Fazla ayrıntıya girmememize rağmen,
bizi çok önceki zamanlara götüren kitaplar, kupürler ve yazılarla karşılaştık.
İleriki zamanlarda, kâğıt yumaklarını çözdükçe, kitapları, dosyaları açıp
karıştırdıkça içlerinden neler çıkacak kimbilir?
Kitaplar, yalnızca zaman içerisinde çoğaldığından değil, biraz da
meşgâlelerimiz gitgide artıp, kitaplara olan ilgilerimizin de doğal olarak
azaldığından dolayı yavaş yavaş çekiliyorlar hayâtımızdan. Bunu, kitapların
başını alıp gitmesi olarak değerlendirsek suçu onlara yıkmış oluruz. Çünkü,
sonuçta onları yalnızlaştıran bizleriz. Üstüne üstlük, kendimizin de
yalnızlaştığını akl’edemeden.
Televizyon derken, ardından
bilgisayar ve dijital teknoloji, kitabı daha bir kovdular hayâtımızdan. Hem
görsel anlamda, hem fizikî olarak, hem de genel çizgi îtibârıyle kitaptan,
defterden uzaklaştık. Çocukları onlardan
uzaklaştırmaya çalışırken, kendi ilgilerimizin mantığı ve sonucunun da
onlarınkinden çok farklı olmadığını göremedik. Artık kendi hayâtımızı
değil, sanal bir hayâtı yaşadığımızı, bunun dışında kalan bölümleri de,
oraların kurgularıyla şekillendirdiğimizi bir türlü düşünemedik. Düşünemiyoruz.
Bir rüzgârın önünde savrulup gidiyoruz.
Paketlenmelerine, kaplanmalarına,
onca sarılıp-sarmalanmalarına rağmen, hemen hemen hepsi de sararmış-solmuş,
değişikliğe uğramışlar. Durdukları yerde
bir şey olmayacaklarını düşünmek büyük bir yanılgı. Hiçbir şey yerinde
durmuyor. Hiçbir nesne aynı kararda kalmıyor. Değişikliğe direnmek mümkün
değil. Devletler arşivlerini korumak için ne yatırımlar yapıyorlar ama, her şey
bir yere kadar olabiliyor sonuçta.
Yöremizdeki her ev gibi, buradaki evimizin de çatısı var. Zaman
içerisinde problem olmaya başladı. Su sızdıran yerler var. Yarım balkon
şeklinde olduğu için, çatı katının bir kısmı doğrudan yağmur alıyor. Damdaki
kiremitlerde kaymalar olmuş. Saclar çürümüş. Anten bakımı, ısıgün bakımı derken
kırılmalar olmuş. Derzler, zaman içerisinde kimyasal değişime uğrayınca
fonksiyonlarını yitirmişler. Sâdece
kitaplar değil, onlar da, tüm sertliklerine rağmen, ne güneşin sıcak bakışlarına,
ne de yağmurların yumşak akışlarına dayanabiliyorlar. Bir gün bakıyorsunuz
teslim olmuşlar. Ve bizler, usta çağırmak durumunda kalmışız!
Elbette kalacağız. Herkese bir
şekilde iş düşecek, herkes bir şeyler yapacak bu sebepler dünyâsında. Nitekim
ustamız bir-kaç günlük gecikmenin sonunda geldi. Çatı katına geldiğinde ilk
tepkisi;
-Bu ne kadar
kitap? Peki aradığınız kitabı nasıl buluyorsunuz? şeklinde oldu.
Aslında öyle abarttığı kadar bir
kitap ta yoktu. Her neyse; çatıyı gözden geçirme faslında oluklara bakarken,
normal akan yerlerde değil de, en art kısımlarda ve akarının tersine, bayık
yapıldığı için normal çalışmayan bölümlerde toz yığılması olmuş. Bir çamur
hâline dönmüş. Usta, burada da gösterdi ustalığını, tabiî burada söz konusu
olan söz ustalığı;
-Hep okumakla olmuyor. Arada
buralara bakmak gerekli!
Doğru söze ne
denir? Ustamız haklıydı. Aslında, sâdece çatılarımız değil, sâhip olduğumuz her
şey zaman zaman şöyle bir gözden geçirilmeli. Hem maddî olanlar, hem de mânevî.
Her anlamda kendimizi murâkabe altında bulundurmalıyız. Nasıl ki, çatımızdaki
ufak bir akıntı döşemenin, döşemenin çürümesi de tüm binânın çökmesine sebebyet
verirse, aynı şekilde, îmân binâmızda, ibâdet hayâtımızdaki ihmâlkârlıklar da
tüm hayâtımızdan öte, mânevî âlemimizin de çökmesine sebebiyet verebilir Allâh
korusun.
Bu anlamda,
haftada bir, topluca kılınan namazlar toplumsal bünyemizin takviyesine,
dostlukların gözden geçirilip tâzelenmesine imkân vermektedir. Hele bir de, özel çevre kuranlar, haftada
bir akşam olsun bir araya gelerek millî-mânevî eksenli sohbet cemiyetleri
oluşturabilirlerse, Allâh’ın izniyle, sapasağlam temeller üzerine kurulu millet
binâmızın çatısının nem almasına, bünyesinin hastalanmasına engel olmuş,
îmânımızı, irfânımızı, memleketimizi, vatanımızı her türlü zâfiyetten korumuş
oluruz.
Ekrem Ustamız çok haklı. Her şey bakım ister. Titizlik ister, temizlik
ister. Evlilik için bile aynı şeyi söylerler. O bile derken, başta asıl o özen
ister, dikkât ister, yenilik ister, tâzelenme ihtiyâcı duyar. Çocuklarımızla,
dostlarımızla, komşularımız, akrabalarımız ve bizimle ilgili herkesle olan
diyaloglarımızın tâzelik ve canlılığı çok önemli. Her ne ki; canlı ve heyecanlı olsun, parlak olsun istiyorsak, onun
üstünün tozlarla kaplanmasına, bayatlamasına, paslanmasına ve durağanlaşmasına
müsâade etmemeliyiz. Tıpkı, olukların akan kısmı temiz olduğu hâlde, arkaya
bakan durgun kısmının çamur kütlesi hâline, dolayısıyla akışa geçit vermez hâle
geldiği gibi.
Ne demişler; “Çalışan demir ışıldar.” , “Akarsu yosun tutmaz!” ves’selâm…