İnsanların diğer canlılardan en önemli
farkı düşünebilmesi ve fikir üretebilmesidir belki de. İnsanın bunu yapabilmesi
içinde beynini kiraya vermemesi ve düşünebilecek yeteneğinin olmasıdır.
Ne yazık ki; insanoğlu çoğu zaman
düşünmeyi ve üretmeyi düşünmez hazır üretilmiş ve düşünülmüşlerin beleşçiliğini
yeğler. Nasıl olsa bazıları hem kendileri hem de onlar için düşünmektedir.
Bu nedenle kendimiz üretmediğimiz ve
düşünmediğimiz zaman üretilmiş düşünce ve fikirlere çoğu zaman kendimizi
kaptırır ve onu değişmez kılar ve değiştirilmesine de izin vermeyiz.
Dolayısıyla bizim gibi olmayanlara, bizim
gibi düşünmeyenlere ön yargılı davranır, hatta onlarla bazen “yel
değirmenlerine savaş” ilan eder gibi savaşırız da.
Saplantılarımız ve bağnazlığımız çoğu
zaman aklımız ve mantığımızın önüne geçer. Öyle garip şeylere imza atarız ki;
dünyanın tartışmasız kabul ettiği bir gerçeği bile kabul edemez tartışmaya
başlarız.
Tartıştığımız şeylere bakınca bunu daha iyi
anlamamız mümkündür.
En basiti iktidarlar ile muhalefetler
arasındaki tartışmalardır. İktidarın beyaz dediğine muhalefet, muhalefet olsun
diye “siyah” der. Maksat iktidarı milletin gözünden düşürmek ve onu çalışamaz
hale getirmektir. Düşünmez ki; iktidarın çalışamaması millete kaybettirilen
zaman demektir.
Memleketin ve milletin hayrına çıkan bir
kanunun çıkmaması için ayak diremek, muhalefete rağmen çıkarılırsa “Anayasa
Mahkemesi”nde iptal ettirmeye çalışmak.
İktidarlar muhalefetlerden farklı mı?
Yok, “yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankayız” reklâmındaki
gibiler sadece adları değişmiş oluyor. Onlarda muhalefetin her teklifine baştan
tavırlarını koymuşlar! Olmaz. Muhalefetin olumlu hiçbir yanı yok mudur? Aslında
belki vardır ama bizde yoktur. Olsa da bile olmaz.
Aynı davaya aynı delillerle bakan bir
mahkemenin tutukladığı bir şahsı aradan iki gün geçmeden başka bir mahkeme
delil yetersizliğinden ya da başka bir nedenle serbest bırakıyor. Nasıl olur
demeyin. Oluyor işte. Hukuk adamları bile kararlarına saplantılarını ve
takıntılarını katabiliyorlar.
Demokrasiye ve Cumhuriyete bağlılık
yemini eden, darbelere karşı olduğunu sık sık deklare eden askerler pekâlâ
demokrasiyi askeri darbelerle hak ile yeksan edebiliyor, muhtıralar ve
e-muhtıralarla hükümetleri devirebiliyor, yerine yeni hükümetlerin kurulmasına
zemin hazırlıyorlar. Neden?
Çünkü: Mevcut iktidar kafalarında oluşan
şablona uygun bulunmuyor da ondan. Kendine yakın mutemet adamlarının hükümeti
kurup devleti yönetmesi daha çok hoşlarına gidiyor.
İnsanlarımız da aynı takıntı ve
saplantılarının doğrultusunda olaylara bakıyor ve ona göre yorumluyor ve
değerlendiriyor.
Bu gün ülkemizde ki ön yargının ve
insanlarımızın bir birini anlama ya da anlamama noktasındaki pozisyonu nereden
kaynaklanıyor. Tabiî ki ön yargılı ve kendisinden başka doğru bilen kimsenin
olmadığına inanmasından. Hem de öyle bir inanç ki; körü körüne.
Türk’ü Kürt’ü beğenmez, Alevi’si
Sünni’sini beğenmez, yada tam tersi olabilir. Neden? Neden olacak yıllardır
kafasında canlandırdığı saplantıları.
Bu saplantılar onun çoğu zaman kendi
saplantısı bile değildir. Başkalarının oluşturduğu fikirleri kendine uygun bulup
ve kendisini tatmin ettiği için kabul ettiği saplantılardır. Çoğu zaman fikri
sabit haline geldiği içinde onu kafasından söküp atması da mümkün değildir.
Hani adam oğlunu Arapça okumaya göndermiş
yıllar sonra bakmış ki oğlu “ bir arpa boyu yol gidememiş” komsuları da oğlu ile ilgili senin oğlan ne
yapıyor dediklerinde “ne yapsın ki, demiş benim oğlan bina okur döner döner
yine okur” demiş.
Toplum olarak bizde aynı minval üzere bir
kısır döngü içinde dolaşıp duruyoruz. Karşımızdakini anlama yerine onun bizi
anlamasını ve bizim doğru sandığımız eğrilerimizi kabul etmesini bekliyoruz.
Dolayısıyla “ bir arpa boyu” yol
gidemiyoruz. Arkasından da durumdan en çok biz şikâyetçi oluyoruz. Konuşmaya ve
tenkit etmeye gelince de “mangalda kül” bırakmıyoruz.
Birileri “demokratik açılım” derken
birileri bunun ülkeyi ve vatanı bölme hainliği olduğunu söylemekte bir beis
görmüyor. Nedir bu kadar ceberut olmamızve bir birimize karşı anlayışsızlığımız.
Birisi çıkıyor binlerce vatan evladının
her ne sebeple olursa olsun çocuklarını kaybetmekten dolayı gözyaşı
dökmediğinden dem vurabiliyor. Sanki sen ana oldun da kendini onların yerine
koydun. Nerden bileceksin anaların yüreğinin nasıl kanadığını.
Bu kadar ön yargılı ve saplantıları ve takıntıları
ile hareket eden toplumun geleceği ile ilgili olarak ta insan ister istemez ön
yargılı ve saplantılı oluyor. Bu kargaşa içinde hem vücut hem de ruh sağlığını
koruyabilene aşk olsun demek lazım!…