ordu-logo
Son Dakika
08 Aralık 2016 Perşembe
Layout 1Layout 1

YERYÜZÜNÜN KANAATKAR SOFRALARI: SEMT PAZARLARI

08 Kasım 2016 Salı, 10:47
1

bi%cc%87rol-resi%cc%87m

Yazan : Birol ÖZTÜRK
Hastane Sapağı boyunca uzayıp giden Cumartesi Pazarı ve çın çın simit satan bir çocuğun dik dik büyüyen saçları, sol yana bükülmüş boynu ve mahcupluğu… Hadi bakalım, bir kere daha buyur dostum, ince belli bardakta tam deminde çayını da almayı unutma, her zamanki gibi çaylar da, muhabbet de, benden.
Semt pazarları; yeryüzünün kanaatkâr sofraları.

1
“Geeeel vatandaş geeeeel!”
“SSK doktoru gibi uzaktan bakma geeel abla geeeel!”
“Param olsa da ben alsam”
“Düşünme kara kara biz de verdik para! Geeeeeel kaliteye geeeel!”
Yenimahalle polis karakolunun olduğu o caddenin adı “Hastane Sapağı” idi… Mahalle Melet dolmuşlarıyla çarşıya gelinip de “Hastane Sapağı“nda inilir ve cadde boyunca yaya gidilirdi hastaneye. Şimdiki Diş Fakültesi Hastanesi’nin olduğu yer de, Devlet Hastanesiydi. Hastanenin az alt yanında da “1 Nolu Sağlık Ocağı” arzı endam eylerdi. Sahi ya, ne çok hastaneye, sağlık ocağına gidilirdi öyle yayan yapıldak.
Hastane Sapağı’nın girişinden başlayıp da yukarı doğru ana caddeye ve o ana caddeye eğreti tutunmuş, toprak tabanlı yollara cumartesi günleri pazar kurulurdu. Şekil şekil tezgâhların üzerinde rengârenk sebzeler, meyveler ve tepelerinde derme çatma şemsiyeler… O tezgâhların etrafında birbirine benzeyen insanlar… Pazar bereketinden faydalanan kediler, köpekler, birbirine karışan insan sesleri ve kokuları…

2

Panayır tadında, bir hoş çağlardan bahsediyorum, iyi kulak ver.
Emeğiyle bir şeyler üretmiş olan, bir marifeti olan, bir malı olan, dinine, diline, ırkına, mezhebine, cinsiyetine ve yaşına bakılmaksızın bu pazara gelir alır-satardı. Pazarlar, hayal ettiğimiz barış, hoşgörü ve bereket düzeninin en somut ve yalın halidir.
O pazarda neler olmaz ki; el marifetiyle, kör bir çakıyla oyularak-kazınarak yapılmış tahta kaşık ve kepçeler… Saç örer gibi itinayla örülmüş sepetler… Safi el emeği göz nuru, kenarı-kıyısı iğne oyalı çemberler… Muntazam ve muhkem, el örmesi yün çoraplar… Avuç kadar tarlada umutla yetiştirilmiş sebzeler… Çalı süpürgesi… Küfeler… Evlerin yamacına kene gibi yapışmış ahırlarda beslenen ineklerden elde edilen sütler, o sütlerden mayalanmış yoğurtlar bakraçlarda satılırdı, başları ak yaşmaklı elleri kınalı kadınlar tarafından. O bakraçlar daha tezgâha iner inmez hemen alıcısın bulur, büyük rağbet görürdü. Ak tülbentte sarılı tereyağı ilaç niyetineydi… Yeter ki; bir malın, bir marifetin ve helalinden kazanmaya niyetin olsun. Pazar yerinde helalinden kazanma niyetinde olan herkese yer vardı. Şelekçi İsin bile, sırtında şeleğiyle yıllarca yük taşıyıp, ekmeğini çıkarmıştı bu pazarlarda. Hiç bir şeyin yoksa emeğin vardı, yeter ki ekmek kazanmak olsun derdin. (Şelekçi İsin mi? Ona da sıra gelecek, az daha sabret dostum!)

3

Semt pazarlarında herkes eşittir. Köylüsü de, tüccarı da, işçisi de, işsizi de aynı tezgâhlardan alır ve aynı tezgâhlarda satar. Karalastiklisi de, rugan ayakkabılısı da, bu pazarlarda birlenir-eşitlenir. O toprak zemin üzerine kurulan tezgâhların aralarında dolanan tozlar da, çamurlar da, aynı eşitlikte bulaşır ayakkabıların kıyısına, pantolon paçalarına. Apartmanda yaşayanlar da ordadır gecekondularda yaşayanlar da… Hatta evsizler de…
Satıcıların da, alıcıların da, ortak yanı; hepsinin seyyar olmasıdır. Günlük yaşamlarında, o tezgâhın ardında olmadıklarında, son derece mülayim ve sessiz olan pazarcı esnafı, cumartesi olup da, o tezgâhın ardına geçince biçim değiştirir, âdeta mutasyona uğrar ve bağıra-çağıra, bin bir çeşit mizansenlerle malını- marifetini satar. Bağırarak satış yapma kültürü öylesine doğal ve öylesine kabul edilebilirdir ki; çıplak insan sesi, hiç de rahatsızlık vermez, insan sesine aşina insana. Pazar yerlerinin sesi bir zaman sonra kentin nefesi haline gelir. Esen rüzgârla bir olur ve bir dalın en ucuna konmuş serçenin sesine ve ürkerek uçtuğunda kanat çırpışına karışır/benzeşir.
Semt pazarlarında işin odağında insan vardır. İnsan temellidir alım- satım. İnsanın insanla teması vardır. Dille, kulakla, gözle, burunla, elle, her türden insani yöntemle temas söz konusudur. Etkin ve köklü bir iletişim arenasıdır buralar. Semt pazarlarında hileli mal satmak, hiç tanımadığın ya da her gün yüz yüze baktığın insanları kazıklamak gibi bir sapkınlık/manyaklık yoktur. Zinhar ayıplı mal alınıp satılmaz. Hak hukuk vardır, bir kuruş dahi olsa kimsenin kimseye hakkının geçmemesi kuraldır. O teraziler fazla fazla tartar da, asla eksik tartmaz. Bir kilo elma ya da patates ya da her hangi bir şey, tartılıp da teraziden inerken, üzerine bir tane daha fazladan konulur ki, göz yanılması, el titremesi, terazi hatası gibi bilinmeyen/kontrol edilemeyen etkenlerden doğan hak ihlaline fırsat verilmesin. Kanaatkârlık vardır, bütüne tamamlanır küsuratlar.

4

Ter kokar semt pazarları…Ter, ten ve emek kokar!.. Her paraya göre mal vardır. İşin esası da bu olsa gerek; üretmek. Öyle, bir araya gelip de tek fiyat belirlemek, tekel oluşturmak ya da haksız rekabet ortamı yaratıp da, diğerlerinin ekmeğine kan doğramak gibi kapitalist ayak oyunları bilmez pazarcı esnafı. Semt pazarları bu ülkenin unutturulmak istenen ve bizleri bir arada tutan değerler zincirinin açık hava müzesidir. Çok mal satsalar da, az mal satsalar da, kazanacakları para ve sürdükleri hayat bellidir. Pazarcı esnafı alın terine inanır ve haksız kazançtan Allah’tan korkar gibi korkar, o nedenle de, kısa zamanda öyle anlamsız bir şekilde zenginleşemez. Mahallemizde, sokağımızda, yan komşumuz, üst kat komşumuz, ev sahibimiz ya da kiracımızdırlar. Bu kadar yakınımızda ve içimizdedirler, o nedenledir ki; kendimiz kadar inanırız/güveniriz.
Bu pazarların ortak dili ve ruhu kardeşlik ve paylaşımdır. İcabında, koca pazarda bir tek terazi vardır ve herkes malını bu terazide tartar. Bir ekmek bölüşülerek öğün edilir. Sen hiç pazar yerlerinde kurulan “yeryüzü sofraları”na denk geldin mi? O pazarcılar, üçer-beşer toplar aralarında, mevsimine göre menemendi, balıktı, köfteydi, türlüydü bir köşede pişirirler koca bir tencere ya da tavada… Sonra, oğul atmış arılar gibi birikirler yemeğin etrafına, ekmeği bandıra bandıra, parmak uçları yağlanaraktan ve birbirlerinin hakkını kollayaraktan doyururlar karınlarını.
Pazarcı esnafı elma satar, patates satar, soğan satar, simit satar, ekmek alır. Tüm kaile ekmek davası içindir. Dedim ya; işin temelinde kanaatkârlık vardır.
Semt pazarlarının kavgaları meşhurdur ve meşhur olduğu kadar da masumdur. Bu kavgaların temelinde rant yoktur. Tüm masumiyeti de buradan gelir. Biri diğerinin yerine tezgâh açmıştır, küçük bir dilleşme küfürleşmeye varmıştır da, ondan kopmuştur kavga. Az sonra da yanak yanağa öpüşülerek barışılır ve haklar helal edilir, en samimi perdeden. Aynı gökyüzü altında, aynı davadan ekmek kazanılması kardeşlik bağlarını pekiştirmiştir. Hiçbir pazarcı bir diğerine dargın olaraktan kapatmamıştır tezgâhını. O pazardaki kedi-köpek bile izin vermez, ekmek teknelerinin dargın-kırgın toplanmasına.
Şimdilerde olduğu gibi, her dükkânın önünü içini izleyen güvenlik kameralarına gerek yoktu. Kimse kimsenin malını çalmazdı. Yan taraftaki tezgâhın malını da satar, kazandığı paranın tek kuruşuna tamah etmeden tezgâh sahibine teslim eder pazarcı esnafı. Güven esastır.
Ticari hayatın kuralları diye yutturulan klişeler vardır hani, bunlardan biri de “müşteri daima haklıdır” ya, o pazarlarda hak ve haklı, vicdan terazisine göre belirlenir. İnsani kriterlerin öne çıktığı ve haksızlığa tahammül edilemeyen yerlerdir buralar.
Yediğimizin içtiğimizin sahtesi icat olunmamıştı. Arısız bal, tavuksuz yumurta, ipliksiz kumaş türünden mizah konusu şeyler yoktu. Karakışta domates-hıyar olmazdı mesela. Bütün kış boyunca özlenirdi domatesin kırmızısı, hıyarın kokusu… Zamanı geldiğinde, ilk, pazar tezgâhında görülürdü ve insanın aklını başından alan fiyatlar yazılmazdı üzerlerine. Hiçbir meyvenin ve sebzenin acelesi yoktu, her şey zamanında ve tam tadındaydı. Şubat ayında tezgâha çıkıp da, kilosu 300 lirayı bulan kiraza şaşırıp kalma ihtimali yoktu mesela… Semt pazarları her şeyin yolunda gittiğinin sağlayını yaptığımız mekânlardı da.
Bisiklet tekerlekli el arabaları üzerinde en ücra mahallelere kadar giren o satıcılar Cumartesi Pazarı’nda adeta makama kurulmuş kaymakam saygısı görürdü. Her an evimizin dibinde, sokağımızın başında “Patateeees! Soğaaaaan!” diye bağıran o seyyarın, böylesi bir kalabalıkta bir yer edinmiş olması, saygınlığını da artırırdı. Bunlar, Yeşilcam filmlerindeki figüran tipli adamlardı. Öylesine nev’i şahsına münhasır. Bu adamlar mahallelerin her bir yanını ağır ağır dolanırken kimsenin aklının ucundan dahi geçmez kapılarını pencerelerini kapatmak. Sonsuz bir güven duygusuyla karşılanırlar mahallelerde. O an, parası olmayana veresiye verilip bir dahaki sefere hesabın görüldüğü de olurdu. Kadim dosttu her biri…
Pazarların bereketi hiç bitmezdi. Sabahın köründe başlayan bu bereket akşam olup da, ezanlar okunup, el-etek çekilip, evlerin ışıkları yandığında da sürerdi. Bu defa yoksullar, kimsesizler faydalanırdı pazarın bereketinden. Ellerinde pazar çantaları, poşetleri, sepetleri geri kalan sebzeleri meyveleri kurcalardı yoksulun da yoksulları. Yokluk, yoksulluk hep vardı. Öldürmeyip de süründüren bir illet gibidir yoksulluk bu ülkede. Doğuştan topal bacak, çolak kol gibidir. Kesip de atamazsın, onsuz da yapamazsın. İşte o yoksullar da gelir, rızkını arar pazarın o hengâmesinden arta kalanların arasında. Pazarcılar da bilirdi, pazarın son müdavimlerini ve ona göre, insana yakışır bir hizayla bırakırlardı mallarının “artık ya da atık” sayılan kısımlarını… Çöp gibi değil de, borç öder gibi, kasaların içinde ya da bir köşeye, bir parça naylonun ya da kartonun üzerine dizerekten, gözleri gibi baktıkları bir emaneti, alnı açık ve gönül rahatlığıyla sahibine teslim edercesine.

 

5

Ne oldu şimdi semt pazarlarına?
Nereye gitti o tezgâhlar? Ne oldu, o, Yeşilçam filmlerindeki figüran tipli adamlara? O kardeşlik, güven ve vicdan iklimine ne oldu?
Kentlerin değişmesi icap ediyordu!..
İnsanın insana yabancı ve zalim olması icap ediyordu!..
İnsanların içinde insansız bir hayat sürülmesi ve insan etinin iyice ağır gelmesi icap ediyordu!
Kentlerin dönüşmesi, dönüşürken rantların bölüşülmesi icap ediyordu!
Küresel sermayenin, holdinglerin tüm kentleri, tüm kentlerin tüm sokaklarını ve mahalle aralarını işgal etmesi icap ediyordu!
Alışveriş Merkezileri… AVM…
Ne olduysa bu devasa işletmelerin hayatımıza girmesiyle oldu. Kentsel dönüşümlerle ortaya çıkan değerli arazilerin en değerlilerinin bu AVM’ lere peşkeş çekilmesi için birbiriyle yarıştı belediye encümenleri… Işık hızıyla alındı kararlar ve göz açıp kapayıncaya kadar dikildi yapılar. İşte, küresel sermaye, büyük holdingler bu şekilde girdi mahallemize.
Reyon dedikleri biçimlere, biçim biçim malları dizdiler ve üzerlerine fiyat etiketi yapıştırıp, insansızlaştırdılar. ”Pazarlık Kültürü” nü ortadan kaldırarak değiştirdiler tüketim alışkanlıklarımızı. Onların dediği fiyattan almaya başladık, lazım olan- olmayan ne varsa. Manavından kasabına, pastanesinden şarküterisine, hırdavattan zücaciyesine ve gazete-kitaptan temizlik malzemesine, giyimden ayakkabıya, ne ararsan bu AVM’lerin içindeydi. O da yetmedi kafeler, restoranlar, sinema salonları… AVM’ler ekonomik hayatta var olan diğer aktörlere asla yaşama şansı tanımadı/tanımıyor.
Semt pazarlarının insan odaklı o algısına inat, AVM’ lerde insan ilişkileri en aza indirgenmiştir. Reyonlara dizili mallar, sanki o reyonlara gökten inmiştir ya da o reyonlar kendi kendilerine o malları üretmiştir. Sen aldıkça hemen yenisi büyür yerine… Kasaya ödeme yapmak için beklersin, uzun kuyruklar olur ve sabırla beklersin, ne kadar paran olursa olsun, tek tip davranmak zorunda bırakır AVM’ler seni. Sesini yükseltemezsin “gocuklu cenap kaldırınca sopasını katılıverirsin sürüye hemen” …Bir örnek giyinmiş kasiyerlerle ve ortalıkta dolanan ama asla ne iş yaptıklarını anlayamadığın görevlilerle sosyal ilişki kurmak aklının köşesinden geçmez. Onlar, işleyen bu sistemin birer parçasıdır. Konuşmamaları ve hiçbir insanla sosyal ilişki geliştirmeleri gerekmektedir. O reyonlardaki malların etiketinde yazan fiyat neyse son kuruşuna kadar almakla görevlidir o kasiyerler.1,99 liralık ürün bedeli aynen bu biçimiyle ödenmek, hesap edilmek durumundadır. Eksik ya da fazla olduğunda “helal et” kültürü AVM’lerde komik vakadır.
AVM’ lerden alış-veriş yapmakla ve AVM sayısını artırmakla “Batılılaşıyoruz” diye bellendi ve belletilmeye çalışıldı. Hiçbir şeyimiz yok ama ekmeği AVM’ den alıyoruz. Gözün çıksın e mi! Daha ne olsun? Koçlar gibi AVM’lerin var, boy boy, reyon reyon, hele bi şükür deyiver(!).
AVM’lerle semt pazarları sistematik olarak yok edilirken, domates ve hıyar, mevsimsiz çıktı tezgâha. Bu mevsimsiz çıkışlar bolluk-bereket olarak işlendi bilincimizin hem altına hem de üstüne. Artık, semt pazarlarının o tozlu-çamurlu, ter ve ten kokan, emek kokan çağı kapanıyor, AVM’lerin yekpare mermer, ışıl ışıl camlı ve pirüpak reyon çağı başlıyordu, bununla eş zamanlı olarak da hiçbir şarkı Sezen Aksu şarkıları kadar yürekten anlatmıyordu sevdayı. O AVM’leri çocukluğumuzun mahalle maçlarının üzerine kurdular, kuruttular anılarımızı…
Biz, bizi ne zaman kaybettik biliyor musun?
Semt pazarlarının ruhunu kaybettiğimiz zaman!
Bir arada olup, aynı şey için çabalamaktan, üretmekten ve insanı insanla işlemekten vazgeçtiğimiz gün oldu ne olduysa!
AVM’lerin hayatımıza girmesiyle, emek kokan en kalabalık mekânımızı yitirdik. Omuz omuza yürümenin güvenini kaybettik. Pazarlık ederek, bir malın gerçek değerini tayin etme imkânını yitirdik ve malın menşei gibi takıntılarımız oldu. Semt pazarlarında malın menşei gibi ayrımcı, tehlikeli fikirlere yer yoktu. Bir malın kıymetini belirleyen tek unsur; onun ihtiyacı karşılama kabiliyetiydi. Oysa AVM’lerle, bir malın menşei üzerinden ırkçı tavırlar geliştirilmesi gibi akıl almaz işler ortaya çıktı. Bir malın hangi ülkede üretildiğinin sorgulanması, o mala ırkçı bir takım vasıflar yüklenmesi, tam anlamıyla çılgınlıktır. Bir malın ırkının ne önemi olabilir ki? Önemli olan; hangi yöntemlerle üretildiği, hangi iş bölümüne tabi tutulduğu ve ihtiyacı karşılama özelliği olmalıdır. Bu yeni düzen, bize, bizi, kardeşliği unuttururken, kin ve nefreti aşılıyor. Bunu yaparken de margarinimiz üzerinden, tuzumuz üzerinden, içeceklerimiz üzerinden kirli bir siyaset izliyor. Bir paket margarinin ırkı üzerinden kin tohumları ekmek isteyenlerin amacı ne biliyor musun? Çiçek masumiyetiyle ürettikleri(!) o nükleer silahlar var ya, onları satacakları pazarlar yaratmak. Semt pazarlarının ortadan kaldırılması, toplumsal bir bakış açışının da ortadan kaldırılması manasına gelmektedir. Bu bakış açısı, kardeşlik, dayanışma ve aynı mekânda eşitlenme ve bu eşitlenmeden rahatsız olmama kültürüdür. Yüz yüze, ses sese, el ele ticaret yapma kültürüdür. İnsani ihtiyaçların, tespit ve tatmin edildiği kültürdür. İşte, önümüze AVM diye konulan bu yeni düzen, farkında bile olmadan bizi biz yapan bir alay değerimizi hiç etti. Şimdi öyle bir noktaya gelindi ki; sanki bir zamanlar o semt pazarı kültürü hiç olmadı, o insani ilişkiler hiç yaşanmadı ve marifeti olanın, malı olanın, hüneri olanın, emeği olanın bu pazarlarda ekmek bulması serüveni hiç olmadı ve AVM’ler Allah’ın bir lütfu olarak hayatımıza girdi(!).Halen dahi bu pazarlarda bu erdemli haller can çekişmiyor mu?
Artık kentleri geçtik, ilçelere bile bu AVM’ ler kuruluyor, kentsel kentsel bir güzel dönüşerekten. Kuruluş hikâyeleri de aynı, kentlerin en rantabl, en gözde mekânlarına kuruluyorlar ve hayatımızda öyle bir yer ediniyorlar ki; bunlardan vazgeçmek, AVM’ ler olmadan yaşamak artık imkansız. AVM’ ler varken, ne sattığı belli olmayan, pis, bakımsız ve kaba pazarlardan alış-veriş yapmak da neymiş(!).Çağ değişti artık, sağlık ve hijyen demek AVM demektir. Gıda kodeksi-modeksi, gıda güvenliği-müvenliği, kelime anlamını dahi bilmediğimiz bir alay hikâyeyle tükaka ilan edildi semt pazarları. Yumurtanın boklusuna para vermek, AVM reyonlarında janjanlı kutulardaki yoğurtlar yerine basma etekli, ak yaşmaklı ve eli kınalı köylü kadınların bidonlarda sattıkları sütlere, yoğurtlara para vermek enayilik değil de nedir(!). Peeeh güya bunlar organikmiş, hani bunların organik ürün sertifikası(!)? Ya o boklu yumurtaları yumurtlayan tavuklar, onların tekmili kuş gribinden mustarip be, itlaf edile(!). Bak, AVM’lerdeki ürünler el değmeden sofrana geliyor, o şekil özen gösteriliyor. Reyonlarda dizili o pürüzsüz yumurtalar var ya, o biçim hijyen, tavuğun götünden çıkmış değil, tavuksuz yumurta la! Safi hijyen(!). Şimdi gidip de, semt pazarlarında tozun toprağın içindeki o şeylere bir de para verirsen senin adın düpedüz ahmağa çıkmaz mı a canım(!).
O AVM’ler, küresel holdinglerin sadece birer uzantısıdır ve her şeyi düşünmüşlerdir. Tüm davranış şekillerinizi onlar belirler. Hangi üründen ne zaman ve ne kadar alacağından tut da, yapacağın yardımlara, vereceğin sadakaya kadar. Bu büyük şirketlerin kurdukları yardım vakıfları için bağış kutuları konulmuştur vicdanını en iyi görecek açıya. Sosyal yardımda bulunacaksın şayet, kentinde bildiğin-tanıdığın yoksula, garibana yardım etmek de neymiş, gideceksin ve o bağış kutularına atacaksın vicdanının biçtiği bedeli. Yani şunu demek istiyorum ki güzel kardeşim; yavaş yavaş, özgürce sadaka verme yetini bile kaybediyorsun. En kötüsü de bunun farkına varmıyorsun.
İktisadın tanımı nedir biliyor musun? “Sonsuz insan ihtiyaçlarının sınırlı mal ve hizmetlerle karşılanması” bu nasıl yavan ve tehlikeli bir tanımdır yahu? İnsan ihtiyaçlarının sonsuz olduğuna kanaat getiren kapitalizm canhıraş o sonsuz ihtiyaçları karşılamaya ve tatmin düzeyini maksimize etmeye çabalıyor(!). Bu tanımın gereği olarak çılgınca tüketen insan ilişkileri yaratıldı ve insana, insanın taşıdığı erdemler böyle böyle unutturuldu. Ne oldu kanaatkarlığa, tasarrufa, acıkmadan sofraya oturup da doymadan kalkma itikadına, komşuda pişenin olmayana düştüğü o güzel yıllara ne oldu? İnsan ihtiyaçlarının sonsuz olduğu falan safsatadır, insanoğlu aklıyla yaratılmıştır ve ihtiyacı olanın asgarisiyle yetinip de, mutlu olmasını bilmektedir. Bu tanımda ve bu tanımın gereğinin yapılmasında sinsi bir plan, yavşak bir sistem anlayışı vardır.
Semt pazarlarında para kazanmak için her yol mubah değildi. Para kazanmaktan daha önemli değerler sinsilesi vardı. Pazarlık şarttı ve üçe-beşe bakılmazdı. O teraziler fazla fazla tartardı, AVM’lerdeki gibi altın terazisi hassasiyetiyle tartılmazdı zeytin, peynir. Güven esastı, her yana yirmi dört saat kayıt yapan güvenlik kameraları takılmaz, her kapının önüne özel üniformalı, özel güvenlik görevlileri dikilmezdi. Şimdi para kazanmanın kuralı kalmadı. Para kazanmanın önüne geçen hiçbir şart yok artık. Alış veriş yapıyorsun ve aldıklarını koyacağın poşeti bile parayla satıyorlar, bunun adına da modernleşme, sosyal değişim diyorlar. Ha siktirin la!
O sosyal değişim ve modernleşme, bin yıllık ağaçların kesilip, yeşil alanların yok edilmesi ve yerlerine devasa, ucube binalar dikilmesiyle zirve yaptı. “Kentsel Dönüşüm” adı altında tükettiler kentlerin en güzel siluetlerini. Bu ne demek biliyor musun? O melun astarların semt pazarlarının üzerine de sistematik bir şekilde çekilmesi demektir.
Semt pazarlarında emeğe, marifete dayalı üretim anlayışı ve bu eksende örgütlenmiş insan ilişkileri hâkimken, dünyayı algılama şeklimiz de bu minval üzereydi. Sosyal değişim, modernleşme, batılılaşma ya da adı her neyse, AVM’ li hayatın güzel hayat sayıldığı, o, gözümüze gözümüze sokulan sistem, emeği, marifeti ve üretimi yadsıyarak, düşünmeden, tasarlamadan, hesapsızca tüketimi ön görmektedir.
Üretmeden tüketmek, düşünmeden konuşmak, altmış-yetmiş daireli apartmanlarda yaşayıp da, bir Allah’ın kuluyla tek satır ilişki kurmamak, çöplerimizi toplayan, pisliklerimizi temizleyen o işçilere bir “kolay gelsin” deme ihtiyacı duymamak, işte budur arzu edilen sistemin adı da, sanı da!

6

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Web Tasarım paykasa
gaziantep escort porno izle bursa escort bursa escort izmir escort Bursa Escort Samsun Escort mersinliescortt istanbul escort izmir escort ankara escort Samsun Escort Fethiye Escort porno izle