ordu-logo
Son Dakika
17 Ocak 2017 Salı
27 Kasım 2015 Cuma, 11:14
MİTHAT BAŞ
MİTHAT BAŞ mithatbas@hotmail.com Tüm Yazılar

DERSİM GERÇEĞİ

 

 

 

Dersim adını kendimi bildim bileli hatırlarım. Rahmetli babam, kendi deyimiyle “Dersim Harbi”ne katılmıştı. Askerlik yıllarında orada olup bitenleri kendi penceresinden anlatır dururdu. Biz de çocuk aklımızla onun anlattıklarını dinler, anlatımları hiç bitmesin isterdik. Anlattıkları da bize ilginç gelirdi. Bazen sözünü keser, küçücük aklımızla: “Neden böyle davrandın? Tek şöyle olsaydı” gibisinden itirazlarda bulunurduk. Onun bize söyledikleri ise bambaşkaydı: “Harbe girdiniz mi sizin gibi düşünemezsiniz. Yeter ki harbe girmeyin. İnsan olmaktan çıkarsınız. Duygularınızın değişmesi için yılların geçmesi lazımdır. İşte o zaman harbe sebep olanlara kızarsınız.”

Babamın söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu, yani savaşın çirkin yüzünün, iletişimin alabildiğine yayıldığı günümüzdeki savaşlarda bile göründüğüne tanık oluyoruz. Yeter ki savaş olmasın, insanlar ölmesin. Savaşın iki tarafı da birer ölüm makinesi kesilirler.

Her neyse, biz gelelim “Dersim” tartışmalarına.

            Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Erzincan’ı da içine alan bölgeye M. Ö. 6. yüzyılda Pers Kralı Darius’un adından dolayı “Dranis” deniyordu. M.Ö. 400 yıllarında bu bölgeden geçen efsanevi “On binlerin Yürüyüşü”nü anlatan Ksenophon, “Anabasis” adlı eserinde bölgenin adını “Derksene” olarak belirtir. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait kaynaklarda bölgeden “Derjan” diye söz edilir. Bütün bunların Dersim adının erken biçimi olduğu sanılır.

Genel olarak Dersim adının Farsçada “kapı” anlamına gelen “der” ile gümüş anlamına gelen “sim” sözcüklerinden geldiği kabul edilir. “Gümüş kapısı” anlamındaki bu yeni sözcüğü, bölgede bol gümüş kaynakları bulunduğundan bahseden eski Ermeni kaynakları doğrular.

1847 yılında Dersim Sancağı, Erzurum Vilayeti’ne, 1859 yılında da Harput Vilayeti’ne bağlanmıştır. Dersim, bu tarihlerden sonra bazen sancak, bazen vilayet olmuş, 1926 yılında lağvedilerek buraya bağlı kazalar Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.

Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik kimlikleri tartışılan bir konudur. “Erken Dersimliler” denilen Kırmanclar birçok kaynakta “Proto-Ermeni” olarak tanımlanmaktadır. Osmanlı belgelerinde “Geç Dersimliler” olarak belirtilen ve Zazaca (Dımıli) konuşan Balabanlar’ın ise Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir.

Tarihi geçmişi bile yeterince aydınlanmamış olan bu bölge hakkında kuşkusuz değişik görüşlerin ileri sürülmesini doğal karşılamak gerekir. Ancak bunun bir ölçüsü, yeri ve zamanı olmalıdır. Kaldı ki Osmanlı devleti zamanında bu bölgede yaşayan Alevilerin asimile edilmesi için gönderilen Nakşibendi müritlerinin köylerdeki “Sünnileştirme” çalışmaları bölgenin devlete bakış açısını öteden beri olumsuz etkilemiştir. Dersim konusunu ortaya atanların sadece Cumhuriyet dönemindeki isyanların değil, Osmanlı dönemindeki isyanların da sebepleriyle yüzleşmeleri gerekir.

            Ülke olarak hem içerde hem de dışarıda başımızda büyük dertler varken, bir de “Dersim Meselesi” ortaya atılması, Dersim olaylarının geçtiği yıllarda yeni kurulmuş ve hukuk kuralları dahi tam anlamıyla oturmamış genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, içte ve dışta sorgulamaktan başka bir işe yaramaz. Bu sorgulamanın sınırlarını da kestiremezsiniz. Aslında tarihimizin tartışılması gereken birçok konusu vardır.

Dersim olaylarının tartışılma sebeplerinin başında, her kesimin bu olaylara farklı açıdan bakması geliyor. Bilimsel bir analiz yaparak aklımızla ve tarihi gerçeklerle değil, önyargılarımızla düşünüyoruz. Durum böyle olunca da sık sık tartışmaların yaşanması kaçınılmaz oluyor.

Dersim Harekâtı konusunda en doğru bilgileri o günkü arşiv belgeleri, harekâta katılan askerler ve harekâta muhatap olmuş yerel halkın anılarından oluşan sözlü derlemeler verebilir. Bu harekât konusunda ülkemizdeki Alevi kesimin bakış açısı da birbirini pek tutmamaktadır. Bu kesimden Rıza Zelyurt ile Hüseyin Aygün, farklı kutuplar gibi birbirine uzak görülmektedir. CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Dersim olayları ve Alevilik konusundaki kimi açıklamalarını, Sabahat Akkiraz gibi Alevi kökenli bazı milletvekillerinin ve Alevi düşünürlerin “provakatif” bulmaları son derece doğaldır. Bu durum, Alevi aydınların, Aleviliği ve olayları farklı yorumladıklarını da göstermektedir. Hüseyin Aygün’ün Aleviliği İslam’ın dışında bir “din” gibi yorumlaması, ibadetlerinde “Ya Muhammet ve Ya Ali” gibi söylemlerin çok sık geçtiği Alevileri haklı olarak kızdırmıştır.

Dersim Harekatı sadece CHP Milletvekili Hüseyin Aygün gibi kimilerince marjinal sayılan görüşler tarafından değil, diğer siyasiler tarafından da büyük bir sorumsuzlukla istismar edilmiştir. Bu bölgedeki 1916, 1925 ve 1937-38 yıllarındaki olaylar görmezden gelinmiş, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, adeta bir partiye indirgenerek yıpratılmaya çalışılmıştır. Bu durum, büyük bir talihsizliktir.

“Dersim İsyanı yoktur, hiç olmamıştır, bu durum devletin uydurmasıdır” gibi büyük safsatalara inanmak, arşivlere girildiğinde mümkün değildir. 1936 yılından başlayan olaylarda Çemişgezek, Pülümür, Mazgirt, Nazımiye, Ovacık ve Hozat kazaları adliyelerinde aranılan suçlu miktarı 2700 kişidir. Bunlar katil ve yağma suçlularıdır. O günlerde aşiretler, sadece kendi kurallarıyla hareket etmekte, devleti asla tanımamaktadırlar.

Dersim isyanını başlatanların başında Ali Şer Zamar gelmektedir. Bu şahıs, İmraniye Nahiyesi’ne bağlı Ağızkir köyünde doğmuş, I. Dünya Harbi’nde Ruslara casusluk etmiş, işgal altındaki Türk topraklarında yapmadığı melanet kalmamıştır. Mütarekeden sonra da Seyit Rıza’nın himayesine girmiştir. Ali Şer, Koçkiri isyanının başında Pontusçularla birleşmiş, milletin başına umulmadık gaileler çıkarmıştır. Mudanya Mütarekesinden sonra Ali Şer Zamar ve Seyit Rıza, artık tamamen bütünleşmişler ve Dersim’de adeta çevrelerindeki çapulcular ve aşiretlerle birlikte devletle alay etmeye başlamışlardır. Seyit Rıza, Hozat’ın Sin Nahiyesi’ne bağlı Ağdat köyündendir.

Dersim isyanları doğrudan doğruya eşkıyalığa dayanır. Halk aslında mustariptir. Hareketi idare eden şeyhler ve reisler eşkıyalıktan ve yasa dışı vergi toplamalardan elde edilen payın büyüğünü alırlar. Peşlerinden sürükledikleri insanlar da bu soygunların mahsulünden faydalanırlar.

4 Şubat 1938 tarihindeki Diztaş karakolu baskını sonucu 20 askerin şehit edilmesi, Dersim’deki feodal yapıyla, genç Cumhuriyetin hesaplaşmasına dönüştü. Sonuç olarak isyan bastırıldı. Bölgede devlet hâkimiyeti sağlandı. Eğitim ve Öğretim etkinlikleri ve yatırımlarıyla halkın yaşam tarzı değiştirildi. Günümüzde Tunceli’nin okuryazarlık oranının Türkiye ortalamasının üzerinde olması bu gayretlerin ürünüdür.

Aşağıdaki belgeyi okuyup değerlendirenler o zamanki yönetimin anlayışını daha iyi anlayacaklardır. Tabi önyargılı, şizofrenik Türk düşmanı değillerse.

“Tunceli Vilayeti dahilinde Ovacık Kazası jandarma birliğine tabi Diztaş Karakoluna 4/2/1938 tarihinde kalan Aşireti tarafından yapılan taarruz neticesinde şehit edilen 20 jandarma erine ait olup mutaarrızlar tarafından gasp edilen 499 lira değerindeki erzakın bilahare erlerin iaşe bedellerinden ödenmek üzere Ovacık Kazası merkezindeki bakkallardan veresiye olarak alındığı ve bunların Jandarma Genel Komutanlığı bütçesinin iaşe tertibinden verilmesi mümkün olamayacağı anlaşıldığından, Maliye Vekaleti bütçesinin masarifi gayri melhuza tertibinden verilmesi; Jandarma Genel Komutanlığı’nın işarına atfen Maliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 23/6/938 tarihli toplantısında onanmıştır.”

Reisicumhur, K. Atatürk

Başvekil, Celal Bayar

 

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Web Tasarım
gaziantep escort porno izle porno turk porno eskisehir escort bodrum escort bursa escort bursa escort izmir escort istanbul escort izmir escort ankara escort Samsun Escort Fethiye Escort porno izle fatsa haberleri escort ataşehir antalya escort