ordu-logo
Son Dakika
18 Ocak 2017 Çarşamba
28 Eylül 2015 Pazartesi, 11:24
MUSTAFA YILDIRIM
MUSTAFA YILDIRIM mustafayildirim@hotmail.com Tüm Yazılar

O GÜNLERDE DE TÜRKLERE ZEHİRDİ BAYRAM

 

<< Der’a İstasyonuSuriye Vilayeti, 58 Gün’ün 3’üncüsü

 

Mülazim-i Evvel Mehmet Süreyya, menzil zabitliği sırasında daha neler yaşamamıştı ki! Adana’dan yola çıkan vagonlar, Halep’ten geçtikten sonra Şam’a varana dek, yarı yarıya boşalır, Der’a istasyonuna yaklaştıkça hafifleyen trenin hızı da arttıkça artardı.

Askere gitmek istemeyen yöre halkı müteahhitlerin yanına işçi giriyor, müteahhitler de para karşılığında ordunun taşımacılığını yapıyordu. Lokomotife odun taşınması, trenlere erzak yüklenmesi, erzağın halktan toplanması hep müteahhitlerin işiydi.

Depolarda, basküllerin altına, terazi kefelerinin dibine ağırlıklar bağlandığına sık rastlanırdı. Çalınan şeker, çuvallara, çuvallar da en yakın köydeki ortağa ulaştırılır ve sonra köylülere, bedevilere satılırdı.

Bunlar bir şey sayılmaz. Deponun soyulması için mal gerekirdi. İstanbul’dakiler son zamanlarda satın almalar için para göndermez olmuşlardı. Yörede yetişen buğday da İngiliz’e satılır olmuştu. Osmanlı ordusunun koruduğu topraklarda yetişen buğday ve arpa, işgale gelen İngiliz’e satılıyordu.

Masada belgeleri imzalayıp mühürleyen istasyon şefi, Mehmet Süreyya’ya baktı. Alman aksanıyla, yarı Türkçe, yarı Arapça, birazcık da Almanca söylenip duruyordu. Mehmet Süreyya, aylardır duyduğu bu yanıtı kanıksamıştı artık. Alman memurundan önce kendisi yanıtladı:

“Scheize! Herr Sureya, komur mafiş!”

Bağrışlarla, hayıflanıp alttan almalarla süren pazarlık, istasyon binasının kapısında da sürdü. Mehmet Süreyya en sonunda “Tamam! Mademki kömür az, vagonun birini bırakırız’’ diyerek uzlaşırken telaşla saatini çıkardı; “Yahu, neredeyse beş olacak. Sıcağa kalmadan vadiyi aşabilirsek iyi!” diye söylenip trene koştu.

Çuvallardan bir bölümünün yüklenmediğini görünce çılgına döndü ve önündeki çuvala olanca gücüyle bir tekme savurdu. Yüzü çatlamış çizme, bu darbeye dayanamadı ve burnu ölü balık ağzı gibi açıldı. Bir küfür savurarak lokomotifin yanında, su deposu duvarının dibinde kazana su dolmasını beklemeyen jandarma takımına bağırdı:

“Nerede bunlar?”

Öne fırlayan Sait Başçavuş, su deposunun arkasını gösterdi:

“Oradalar!”

Mehmet Süreyya, arkaya dolanırken tabanca kılıfının düğmesini açtı.

Nakliye müteahhidin adamları yere çömelmişler, sırtlarını taş duvara, yüzlerini kasabanın arkasında düzlüğü kesen yassı tepenin üstünde yükselen güneşe vermişler, öylece oturuyorlardı.

İçinden “Bunlarda değişik bir hal var” dedi ve “Yallah! Umil!” diye bağırarak treni gösterdi.

Arap köylüler ona hiç aldırmadılar. İçlerinde en yaşlısı “Mubarak, mubarak!” diye bağırdı. Geri kalanlar da, hep bir ağızdan bağırdılar:

“Mubarak, mubarak!”

Mehmet Süreyya öfkelendi:

“Le Cuma! Haydi yallah!”

Kaşları kır, yüzü kırışıklar içinde olan orta yaşlı adam ayağa kalktı, iki elini tokalaşmak ister gibi uzattı:

“Eyd el an! La namele! Mubarak, mubarak!”

Mehmet Süreyya “Bir iş olacak, bunlarda bir hal var” diye düşündü ve elini tabanca kılıfına kaydırdı. Bir an durdu, düzlükteki Bedevi çadırlarına baktı; içinden “İşi büyütmesem daha iyi Bedevileri başımıza sararlar” dedi ve elini “Ne haliniz varsa görün!” der gibi salladı.

Lokomotifin yanındaki jandarmalara seslendi:

“Bugün kurban bayramıymış! Haydi bakalım bayramınız kutlu olsun!”

Sait Başçavuş şaşkındı:

“Vallahi akılda ne bayram kaldı, ne de seyran!”

“Haklısın! Akılda bayram, içimizde sıla hasreti bile kalmadı.”

“Bu topraklarda neden savaşıyoruz ve neyi kazanıyoruz. Ne yenildiğimiz belli ne de yendiğimiz.”

Mehmet Süreyya sesini iyice yumuşatarak “Arkadaşlar! Haydi bakalım; iş başa düştü. Haydi el birliğiyle yükü alalım da, serinlikte yola koyulalım!” dedi ve çuvallardan birini omuzlayıp vagon kapısından içeri attıktan sonra, arkası sıra omuzlarında çuvallarla gelen askerleri yüreklendirmeye çalıştı:

“Belki köylerden birinden bir koyun ayarlarız da, kurban bile keseriz!”

Jandarmalar tepki göstermedi. Sanki duymamışlardı. Sait Başçavuş geridekilere döndü:

“Beş kişi de kömür atsın!” /

– 17 Eylül 1918 M. Yıldırım, 58 Gün – Mustafa Kemal’le Filistin’den Anayurdun Dağlarına, 4. Basım, UDY, Ankara, 2011, s. 32 – 35

e.b: “Yallah! Umil!”: Haydi işe!

Eyd el an: Bugün bayram. La namele: çalışmak yok..

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Web Tasarım
ankara escort gaziantep escort porno izle porno turk porno eskisehir escort bodrum escort bursa escort bursa escort izmir escort istanbul escort izmir escort ankara escort Samsun Escort Fethiye Escort porno izle fatsa haberleri escort ataşehir antalya escort